“Şimdi ben sırf istediğim için arabama atlayıp Edinburgh’a gitme yeteneğine sahibim. Ben serbest irade sahibi bir aracıyım” – Matt Ridley, Genome
Dr Ridley’in dediği gibi, biz yaptıklarımızı sebepsiz – “iş olsun, torba dolsun” diye yapmayız – yaparız çünkü yapmayı istiyoruzdur.
Peki o zaman Dr Ridley Edinburgh’a gidip gitmemeyi “istemeyi” nereden biliyor?
Doktorumuz, Edinburgh’a gidip gitmemeyi derin derin düşünürken biz de düşünceleri hakkında hayal kurabiliriz:
Belki Edinburgh’un ne kadar güzel bir yer olduğunu duydu ve orada alışveriş yapmanın iyi bir fikir olduğunu düşündü.
Belki orada bir arkadaşı yaşıyor veya sadece “serbest irade”si olduğunu kanıtlamak için gitmek istiyor.
Bunlar Edinburgh’a gitmeyi teşvik edici şeyler – yani Edinburgh’a gitmenin yararları, olabilir.
Ama hayatta, istediğimiz hemen hemen herşeyde olduğu gibi bunun da, bazı maliyetleri var.
Edinburgh’un ne kadar uzak olduğunu bilmiyoruz ama diyelim epeyce uzak.
Bu durumda Dr. Ridley benzin masrafını, tek başına yolculuk yapmanın sıkıntısını ve uzun boylu biri ise, direksiyon başında uzun süreli sıkışıp kalmanın getireceği sırt ağrısını hesaba katmalı.
Bunlar yolculuğun masraflarıdır – yani “bu yolculuğu yapmasam daha iyi olur”un gerekçeleri.
Peki bu durumda yolculuğun avantajlarının dezavantajlarından (yararının zararından; getirdiklerinin götürdüklerinden, olumlu taraflarının olumsuz taraflarından, getirisinin masrafından) daha fazla olduğunu nasıl bilecek?
Eğer bu basit bir finansal hesaplama olsaydı, parasal masrafı karşılığında elde edilecek kâr’ı hesaplayabilirdi.
Ancak “sırt ağrısı” masrafına karşılık “güzel bir şehri görme kârı”nı nasıl hesaplarsınız ki?
Bunun cevabı, bu yolculuğun sizi nasıl hissettireceğidir.
Biz insanlar, belli bir olayın bize ne kadar zevk veya acı vereceğini önceden hesaplamak için yeterli donanıma sahibizdir : bir kararımızın sonunda “of” mu diyeceğiz yoksa “oh” mu diyeceğiz – olası sonuçlarını hayal etmeye çalışır, kötü veya iyi sonuçlar bizi nasıl hissettirecek, onu bulmaya çalışırız.
Bu durumda, insan, “hiçbir sebep yok”ken Edinburgh’a gitme kararını verirken aslında hesap-kitap yapıyor.
- Bu yolculuktan ne kadar “iyi his” elde edecek: dükkanlardan alışveriş yaparken ne kadar ucuza alacak, etrafı dolaşmaktan ne kadar zevk alacak, “Serbest İrade” sahibi, yani kafasına göre programsız yaşamanın zevkine varacak.
Bunun karşılığında da
- Oraya kadar gitmek ona ne kadar “kötü his”e malolacak: Ağrıyan bir sırt, trafik işkencesi, benzin maliyeti, doğa kirliliğine yapılan katkı hakkındaki endişe.
Eğer iyi hisler ağır basarsa arabaya atlar ve gider. Olası sonuçlar üzerinde neler hissedeceği, elde etmek “istedikleri” konusunda onu yönlendirecektir.
Herhangi bir konuda karar vermek böyledir: nasıl hissedeceğimize göre karşılık veririz.
“Hangi TV programını seyredeyim”den “Artık evlenme vakti geldi mi, ne?”ye kadar verdiğimiz bütün kararlar kendimize güzel bir hayat sağlamak için yaptığımız ufak rötuşlardır.
Bizi
- suçlu, üzüntülü ve korkmuş gösterecek durumlardan uzak durur
- Neşe, haz, tatmin duyguları ile dolu bir hayat yaratmaya çalışırız.
“İnsan, kalbinde, seçim yapamayacağı iki arzu taşıyorsa, daha güçlü olanı seçmelidir, bu durumda insan hayatında özgür irade diye bir şey yoktur” Mark Twain, Eruption
Bu gözlem çok önemsediğimiz özgürlük hakkında bize ne anlatıyor?
- Nasıl hissedeceğimizi belirleyen nedir?
- Seçim ve davranışlarımızı kontrol eden nedir?
- Eğer hayatlarımızı gerçekten kontrol edebiliyor olsaydı, neler yapardık?
Biraz daha soru:
Nasıl yani?..Kendi duyguları mı kontrol edemiyor muyum?
Muhtemelen hayır…öyle olsa şu anda olduğumuzdan çok daha fazla mutlu olurduk..
Kendimizi daha iyi hissetme konusunda “ikna ederdik”.
Uyandığımızdan itibaren duyguların, hem de genelde istemediğimiz duyguların, saldırısı altındayız.
Saatin ısrarla çalan alarmı, yataktan kalkıp gerçek hayatla yüzleşmek zorunda olduğumuz hatırlatıyor bize.
Kötü duyguların gelmesini önleyemiyoruz; önleyebilsek bütün yapmamız gereken “olumlu düşünme”ye çalışmak olurdu ve radyoyu açarak dikkatimizi dağıtabilirdik
Nasıl yani?…Ben genelde yapmak istemediğim şeyleri yapıyorum – sınava çalışmak gibi, fazla mesai yapmak gibi…
Genellikle yapmak istemediğimiz şeyleri yapıyoruz.
Biraz etrafınıza bakın, büyük bir ihtimalle sizin de içinde bulunduğunuz, bazı insanlar, hayatlarının çoğunu yapmak istemedikleri şeyleri yaparak geçirmekten şikayetçi.
Peki o zaman niye yapmak istemediğimiz şeyleri yapıyoruz?
Belki bize sunulan seçeneklerin hiç biri bize zevk vermiyor: kimse vergi ödemekten hoşlanmaz, ancak vergi ödememenin potansiyel cezası daha da sevimsiz. Bu durumda biz seçenekler arasında bize en az zarar verecek olanı seçiyoruz.
Yaşayacağımız sevimsiz duyguları en aza indirmek en iyi yol olarak görünüyor.
Ya da belki en fazla zevk alma yolunun ilk başlarda biraz acı çekmek olduğunu hesapladık: “Geleceğe yatırım yap” – “bugün çok çalış, çünkü yarın yarın getireceği nihai tatmin bugünkü sıkıntından daha büyük olacak”. “Derslerine çalış sonraki sınavlarda başarılı olasın”. “Şimdi kan ter içinde koştur ki yarın sıkı bir vücuda sahip olmanın keyfini yaşayasın”.
Çocuk psikolojisinde bunun adı “ertelenmiş ödül” dür ve çocuğun büyüdükçe öğrenmek zorunda olduğu sevimsiz şeylerden biridir.
Bebekler bunu yapmaz, ama büyükler yapar. 10 yaşında bir çocuk ikisinin arasında bir yerdedir. Hayatta daha fazlasını elde edebilmek için başlarda biraz acı çekmek gerektiğini hoş olmayan bir şekilde öğrenmenin yolundadır.
Nasıl yani?…Ben yapmak istemediğim şeyleri yapıyorum çünkü diğer insanlara yardım etmek veya doğrusu bu olduğu için…
Bazen yaptığımız şeyler için “doğrusu bu da ondan” deriz. Demek istediğimiz aslında bize kalsa onu yapmayı seçmeyeceğimizdir. Yapma gerekçemiz ahlaki sorumluluğun getirdiği güçlü duyarlılıktır.
Ama gene de, en az zarar verecek olanı seçeriz.
Arkadaşım beni telefonla arıyor ve “Yeni aldığım piyanoyu yukarı taşımak için yardımına gerçekten de ihtiyacım var” diyor.
Durumu gözden geçiririm: TV karşısına geçip bacaklarımı uzatarak seyretmenin verdiği mutluluk; öte yanda da kalk arkadaşın evine git, merdivenlerde kan ter içinde piyanoyu çıkartmaya çalış, 3 kat yukarıdan piyanonun kafama düşme olasılığı da cabası…
Kaytarmak için bir mazeret bulsam iyi olacak…ama birden çok bencil olduğumu düşünmeye başlıyorum. Piyanosunu tek başına yukarıya çıkarmaya çalışan arkadaşım gözümün önünde geliyor.
Geçmişte bana yaptığı iyilikleri hatırlıyorum ve kazanamayacağımı anlıyorum. Yardım etmek hiç hoşuma gitmiyor ama yardım etmemek daha da kötü hissettiriyor kendimi.
Arkadaşımın bensiz girişeceği çaba beni o kadar kötü yapıyor ki daha ben farkına varmadan ayakkabılarımı giyip ona koşturmaya başlıyorum.
Seçtiğim eylem bana en az acı verendi. Beni “iyi bir insan” yapan da bu.
Üstelik ufak bir de ikramiyem olacak, arkadaşım hakkımda güzel şeyler söylediğinde kendimi iyi hissedeceğim.
Nasıl yani?… Başka insanlara yardım etme gerekçemizin kendimizi daha iyi hissetmemiz olması biraz ayıp değil mi?
Azizlerimizin aziz olmaktan hoşlanmadıklarını görmek ister miyiz?
Muhtemelen rahibe Theresa’nın, en azından kendi için – en büyük mutluluk ve tatmin duygusunun başkalarına yardım etmekle geldiğini anlamıştı. Çektiği zorluk ve gösterdiği çaba, aldığı ödülün yanında hiç bir şeydi. Başkalarını acıdan kurtarmak, kendisini çok iyi hissetmesine sebep oluyordu. “Bencil” isteklerine karşı koymak için gösterdiği çaba “bencil olmayan” eylemlerinin getirdiği iyi duygulara denk geliyordu.
Başka insanlara yardım etmek için heves duymak için, onların bir sorunları olduğunu bilmemiz lazım. Ama onların acılarını ancak kendimiz de hissedersek bilebiliriz.
Rahibe Theresa diğer insanların nasıl acı çektiklerinden hiç bir zaman emin olamazdı – ne hissettiklerini hayal edebilmek için kendini onların yerine koyması lazımdı. Onların içinde bulunduğu duruma ve yüz ifadelerine baktı, neler anlattıklarını dinledi. Ve duydukları onu üzdü. Canını acıttı.
Onların acılarına, kendi acı deneyimleri sebebi ile ilgi duydu
Nasıl yani?…Ama bu bizim vatandaşlık görevimiz değil mi..Ahlak kuralları bunu gerektirmiyor mu?
- Başkalarına yardım etmeyi sadece istediğim için seçmem..dürüst olmak gerekirse onun yerine maça gitmeyi tercih ederim. Ama yardım ederim, çünkü o benim görevimdir. Bedava yemek dağıtılan yerlere gidip yardım ederim çünkü doğrusu budur…
- Ama bundan hoşlanmıyorsun
- Yaa tam öyle değil ama gene de çok eğlenceli bir şey olduğu söylenemez
- Peki yapıp bitirdiğinde – vatandaş olmanın görevlerinden birini yerine getirdiğinde – nasıl hissediyorsun kendini?
- Bittiğine seviniyorum
- Peki bir insan olarak kendini nasıl hissediyorsun?
- Eee..iyi herhalde. İyilik yaptığım için kendimi mutlu hissediyorum. Yapmasam olmazdı.
- O zaman kendinden nefret etmiyorsun yani? Ahlaki görevini yerine getirirken bencil duyguların olduğu için zayıflığından dolayı kendini küçümsemiyor musun?
- Saçmalama tabii ki hayır
- Peki bir sonraki yoksullar evi ziyaretine gidemesen? O zaman nasıl hissedersin? Gene kendinden hoşnut olur musun? Gitmemek hoşuna gider mi?
- Tamam..Tamam.. Ne demek istediğini anladım, bu vatandaşlık görevini yapıyorum çünkü kendimi iyi hissettiriyor. Ama gene de senin anlatımında doğru olmayan bir şeyler var gibi
- Yanlış olduğunu biliyorsun ama niye yanlış olduğunu bilemiyorsun, gibi mi?
- Hah işte o..Kesinlikle o…
Nasıl yani?…Bütün kararlarım mı? Hala ikna olmadım. Kanıt nerede, kanıt ?
Unutmayın ki hala bir açıklamaya ihtiyacımız var.
Bir sorunumuz var – bilim ile kişisel deneyimlerimiz arasında bir uyuşmazlık var. Ve bilime bir kabahat bulmaktansa kendi kişisel yaşam tecrübelerimizde bir kusur bulmaya çalışıyoruz.
Ve göreceğimiz gibi bu “insan olmanın” kişisel deneyimlerimize nasıl oturduğuna dair bir açıklama değil, aynı zamanda gerekli de olan bir açıklama…
Sonraki bölümlerde, bu kavrayışın insanın nasıl yaratıldığına dair bilimsel açıklamayı ve “serbest irade”nin varolup olmadığına dair ikilemi nasıl çözdüğünü göreceğiz.